• GÖLGEDE KALANLAR

    Bizler gölgelerde yetişmedik ama gölgede kalanların döneminden geliyoruz. Belki de bu zamana kadar her dönem o döneme çıkıyor ama biz bu unuttuğumuz önemli detayı zaman zaman hatırlıyoruz ya da bize hatırlatılıyor.

    Üniversiteden mezun olduktan yaklaşık bir sene sonra İstanbul’da güçlü bir firmada çalışmaya başlamıştım. Ama her gün büyük bir bıkkınlıkla o yolu alıyordum. İşe alışamamış, düzenimi bir türlü kuramamıştım. Her gün minimum iki saat otobüs yolculuğu yapmak beni çok yoruyordu. Bazen kendime zaman ayıramıyor, makyajımı iş yerinde yapıp üstümü orada düzenleyebiliyordum. Biraz tembel bir hâlim vardı ya da işe ısınamıyor olmamdan kaynaklanıyordu. Üstünden yaklaşık on yıl geçmesine rağmen hâlâ bunun cevabını net veremiyorum doğrusu.

    Yine böyle bir günde işe gittim. Ofiste çalışırken aşağı taraftan gelen sesleri duyunca alt kata inip bakmak istedim. Merdivenlerden indim ve mutfağa geçtim. Mutfakta bir kadın etrafı düzenliyordu.

    “Merhaba, kolay gelsin.” dedim.

    Döndü ve teşekkür etti. Çok güzel, esmer bir kadındı. Buğday tenliydi, gözleri zeytin gibi simsiyah. Ama kırık bir Türkçesi vardı. Konuşmasından Türk olmadığı anlaşılıyordu. Kadının adı Rana idi. İsminin anlamı “parlak, etkileyici güzellik”miş. İsmi tam olarak kendisini anlatıyordu aslında.

    Çok güzel bir kadındı ama gözleri çok hüzünlü bakıyordu. Sanırım hikayesi de, on yıl sonra bile hâlâ o yüzden aklımda kalmış. Gerçi akılda kalmayacak gibi değildi çünkü tam bir trajediydi maalesef.

    O gün, öğle arası herkes gittikten sonra mutfağa inip bir kahve içmek istedim. Bu arada Rana ile sohbet etmeye başladık. Kendisi İranlı idi. Bu tür iş yerleri ve evlere temizlik için giderek geçimini sağlıyordu. Çalışkan bir kadındı, maharetliydi. Sohbet ettikçe İran’dan buraya neden geldiğini merak ettim. Çünkü ne ailesinden ne de İran’dan bahsediyordu.

    Sonra dayanamayıp tüm cesaretimi toplayarak onu İran’dan buraya neyin getirdiğini sordum. Sorumdan sonra derin bir sessizlik oldu. Bir an ileri gittiğimi düşünerek pişman oldum. Rana, yaşına yakışmayacak bir yorgunlukla sırtını sandalyeye dayadı, gözleri bir noktaya daldı. Hiçbir şey diyemeden öylece kaldım. Kadının yüzünde gördüğüm acı, bugüne kadar tanık olmadığım, yaşamadığım bir dönemin sessiz ama en büyük şahitlerindendi bence.

    Gözlerinin içine bakacak cesareti bile bulamadım. Öylece sessizce beklemekten başka elimden bir şey gelmedi. Neyi beklediğimi, ne duymayı umduğumu bilmiyordum. Bunları düşünürken mutfağı incelemeye koyuldum. Daha önce fark etmediğim doğa resmi bulunan bir tabloyu fark ettim. Mutfağın düzeninde değişiklikler yapmış, çay içmemiz için herkesin kupasını ayırmış, temizleyip ayrı bir bölmeye koymuştu. Özenle filtre kahveyi hazırlamıştı.

    Odadaki derin ama ağır havayı hafifletmek için bunları düşünerek oyalanmaya çalışıyordum. Şimdi dönüp baktığımda kendime de kızmıyor değilim. Karşımda gözleri dolan, acı çeken bir kadın var; ben ise mutfakta bardakları, duvardaki tabloyu inceleyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Duymayı bırak, hissetmeye bile dayanamadığım kederi o, çok uzun bir süre göğsünün sol kısmında taşımıştı.

    Tüm bunları düşünürken istemsizce kafamı Rana’ya çevirdim. Ağlamamak için kendisini zor tuttuğunu anladığım bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

    “– İranlıyım… Uzunca bir süre orada yaşadım.”

    Bunu söylerken yüzünde nefretle iğrenmenin karıştığı bir ifade vardı. Anlatacaklarının ağırlığının bir duman gibi odayı kapladığını hissettim. Bu yüzden oturduğum yerde hiçbir şey demeden sadece onun anlatmasına izin vermeye karar verdim. Çünkü sanırım onun da buna ihtiyacı vardı.

    Anlatmaya başladı: Beş kardeşlermiş. Rana, annesinin ortanca çocuğuymuş. Ailesi, standart bir İran ailesi gibiymiş; yani kurallara birebir itaat eden bir aile. Rananın bir abisi, bir ablası, iki de küçük kardeşi varmış. Zamanla erkek kardeşleri düzene ayak uyduran bir zihniyete bürünmüşler.

    Kız kardeşi ve ablasını hâlâ çok özlediğini, hele annesinin gözünde tüttüğünü söylerken gözyaşları daha fazla kirpiklerinde tutunamayarak yanaklarına düştü. Onları anlatırken gözlerindeki huzur ve özlem, bugün bile düşündükçe içimi ısıtıyor.

    “– İran duygu dolu bir ülke; her duygunun da anlam bulduğu bir yerdir.” dedi.
    “– Aslında cennet de olabilir, kimine göre cehennem de…” diye devam etti.

    Küçükken bunun ayrımını yapamadıklarını, büyüdükçe gerçeğin acı şekilde yüzlerine çarptığını anlattı. Kardeşleriyle arası iyiymiş ama yaş aldıkça düzenin acımasız yüzüyle karşılaşmak zorunda kalmışlar.

    Rana’nın Yasmin adında bir arkadaşı varmış. Dert ortağı, sırdaşı, kötü gün dostu. Komşulukları çocukluktan beri sürüyormuş. Yasmin’i anlatırken yüzünde alışık olmadığım bir aydınlanma gördüm. Her şeyi iliklerine kadar yaşamış bir kadın olarak bana da sanki o anları yaşıyormuşum gibi hissettirdi.

    Yasmin’in de Rana’nın da aile yapısı aynıymış. Belirli bir yaşa geldiklerinde işler zorlaşmaya başlamış. Artık sadece gözleri görünecek şekilde kapanarak, üzerlerine çarşaf giyip sokağa çıkabiliyorlarmış. Sadece erkek olmayan, yani “mahrem” sayılmayan yerlerde peçelerini çıkarabiliyorlarmış.

    Bunları anlatırken “– Bu normal değil.” demek istedim ama sustum. Çünkü o zaten bu hikâyenin mağduruydu.

    “– Şimdi burada bu özgürlüğü tattığımda fark ettim ki,” dedi,
    “– Aslında orada yapılan şeylerin ne dinde ne gelenekte yeri varmış. Düzeni eline alanlar kendi düzenini kurmuştu. Bunun hangi inanışta yeri vardı ki?”

    Zaman geçtikçe korkusu artmış. Babası evlilik zamanının geldiğini düşünüyormuş. Bu cümleden sonra daha kötü şeylerin geleceğini hissettim.

    Rana devam etti:
    “– Babam pasaportuma el koymuştu. Zaten pasaportum olmadan sokakta dolaşmam bile suçtu. Annem ağlamaktan başka bir şey yapamıyordu. Yasmin ve Mitra ablayla görüşmem yasaktı. Sonunda istemeye geldiler. Babam, benden on sekiz yaş büyük bir adamla evlendirdi beni. Ben daha bir çocuktum, korkuyordum. Koca değil, okumak istiyordum…”

    Sesi titriyordu.

    “– Kimseye sesimi duyuramadım. Duyursam da ne çare? Kimi kime şikayet edecektim? Hepsi aynı zihniyetteydi.”

    Zaman geçtikçe şiddet artmış, pasaportuna el konmuş, dışarı çıkması yasaklanmış.

    “– Şükür ki bazen Yasmin gelirdi yanıma, bana iyi gelen tek şey oydu.” dedi.

    Sonra sesi titredi:

    “– Daha on yedime yeni basmıştım, kucağıma çocuğumu aldım. Çocuğun bir çocuğu olmuştu adeta.”

    İsmini Ramin koymak istemiş ama kocası izin vermemiş:
    “– Amir olacak.” demiş.

    “– Ne olursa olsun umurumda değildi. Onu kucağıma aldığımda sadece ‘İnşallah babasına benzemez.’ dedim.”

    Bir gün Yasmin ağlayarak gelmiş. Babası onu altmış yaşında bir adama vermek istiyormuş. Üstelik adam, Yasmin’i “kuma” olarak almak istemiş. Sonunda vazgeçilmiş ama bu yaşlı adam peşlerini bırakmamış.

    Bir gün Yasmin kırmızı bir çarşaf giymiş. Adam gidip şikayet etmiş:
    “– Bu kızın kırmızı çarşaf giymesi benim nefsimi uyandırıyor.”

    Sonrasında olanlar insanın içini parçalıyor…

    Yasmin’i “ahlaksızlık”la suçlayıp halkı galeyana getirmişler. Meydanda taşlayarak öldürmüşler onu. Kimse engel olmamış. Rana o anı anlatırken sesi titriyordu, elleri sıkılıydı.

    “– Yasmin’in iç çamaşırları kalana kadar üstü parçalandı,” dedi, “taş yığınının ortasında cansız bedeni yatıyordu.”

    O gece hem ağrıdan hem kederden sabaha kadar uyuyamamış.

    “– Yasmin’in suçluları tutuklanmadı,” dedi. “Çünkü bu cinayet toplu işlenmişti. Herkes olayın üstünü kapattı. Babası bile utanmalıymış, çünkü kızı böyle bir insanmış! Babası da o düzenin adamıydı.”

    Sonra sesi alçaldı:
    “– Ne önemi vardı ki? Biz zaten yoktuk onlar için. Yemeklerini yapar, çocuklarını doğururduk. Ne bir söz hakkımız ne bir vasfımız vardı gözlerinde. Biz vardık ama yoktuk. Gölgede kaldık. Biz gölgede kalanlardık…”

    Ama artık böyle olmayacaktı. Rana karar vermişti:

    “– Dayanacak gücüm kalmamıştı. Gitmek istiyordum. Kardeşimden rica ettim, yalvar yakar Mitra ablaya ulaştım. Ülkeden çıkış için yardım istedim. Ama çocuğumu da bırakamazdım. Mitra abla biletleri halletti, biraz da para verdi. Bir gece oğlumla evden kaçtım. Sokakta Mitra abla ve ailesi beni arabayla aldı. Onlar da büyük risk aldı, yakalansalar ailecek hapse atılacaklardı. Ama bana yardım ettiler.”

    Onların Türkiye’deki bir aile dostunun yanına gelmiş. Düzenini kurduktan sonra oğluyla ayrı bir eve çıkmış.

    “– Hâlâ korkuyorum,” dedi, “gelir, peşime düşer diye. Ama oğlum şimdi ilkokula başladı. Tek temennim o canavarlara benzememesi.”

    Bir süre sustu, gözlerini kapadı.

    “– Yasmin’i hatırlamadığım bir günüm bile yok. Heba olmuş bir gençlik… Eminim o düzenin Yasmin gibi yuttuğu çok fazla gölgede büyüyen fidanlarımız var.”

    Sonra son cümlesini söyledi, sesi artık titremiyordu:

    “– Ben, hepsi için, çocuğum için, kendim için, özellikle Yasmin için gölgelerden, o prangalardan kurtularak çıktım. Gördüm ki özgürce aldığın bir nefesin ederini bugüne kadar hiçbir zaman dilimi verememiş bana. Şimdi özgürüm… Tekrar bir fidan olup yere düşene kadar. Bunu da kabul ettim zaten.”

    Sarsılmıştım. Durduramadığım bir gözyaşı seli vardı. Hiçbir şey diyemedim.

    Bu kadar güçlü bir kadının karşısında kendi güçsüzlüğümden ve uğruna bir şey vermeden elde ettiğim özgürlüğümden utandım. Belki de bu da yanlıştı.

    Ama bir şeyi artık çok iyi biliyordum:
    Özgürlük kimse tarafından bir diğerine verilmemeli. Çünkü bu zaten doğuştan hakkımız.

    Sevgiler ile N.K.

  • SESSİZLİĞİN ÇIĞLIĞI

    Bir Kızıldereli inancına göre, uykusuz kaldığımız gecelerin sebebi bir başkasının rüyasında uyanık kalmamızmış.

    İşte bu cümleye inanmayı isteyecek kadar çok sevmiştim onu…

    Ailemin tek oğlu ve annemin gurur kaynağıydım. Lise Türkçe öğretmenliğinden mezun olmuştum. Yakın ilçelerden birinde açıkta olan kütüphaneci pozisyonuna başvuruda bulunup burada görev yapmaya başlamıştım.
    Kitapları ve kitap okumayı çok severdim. O yüzden mesleğim bir işten ziyade hobi olmuştu benim için.
    Her gün saatlerce kitapları düzenler, kitap okumayı teşvik etmek adına çalışmalar yapardım. Ama en çok sevdiğim anlardan biri de öğle arası çayımı alıp kütüphanenin cam kenarında olan en uç noktasına oturmaktı.

    Kendi dünyası olan, standart biriydim. Belki de tek erkek evlat olmamdan kaynaklı olacak ki, ailem beni önemsemekle birlikte fazlaca baskı kurardı.Ailemden uzak bir ilçede görev almak istememdeki en büyük motivasyonlarımdan biri de buydu.

    Anne ve babam bu dünyada benden karşılık beklemeyerek beni sevecek iki kişiydiler. Elbette kötü olmamı istemezlerdi, hatta üzerime titrerlerdi.Bu yüzden doğru bildikleri ne varsa, bunları yapmam gerektiğine inandırarak büyütüldüm. Ama asla öyle bir insan olmadım.Asla öyle hissetmedim.

    Sırf erkek evlat olduğum için ablalarımın ya da kız kardeşlerimin yemek yediğim sofradan kalkıp elimi yıkayacağım suya kadar önüme getirmeleri gerektiğinin empoze edildiği ve dahası bunun normalleştirildiği hiçbir düşünceyi onaylamadığım gibi, asla kabullenemedim de.

    Annemden ve kardeşlerimden gördüğüm kadarıyla kadın olmak zaten zor bir kavramdı, hele ki bizim toplumumuzda.Giyimine, kuşamına dikkat etmen gerekir; geç saate kalmadan evde olman gerekir.Başkası sana bakarsa bu onun değil, senin ayıbındır.Sen gerekli şekilde giyinememişsindir, makyaj yapmışsındır.Yani kötü olan sensindir.

    Senin baban da, kocan da hatta annen de aynı şeyleri söyler.Suç sendedir; seni gözüyle taciz eden iğrenç zihniyetin değil.Çünkü toplumda erkek olmak, sadece bu vasfa sahip olmak bile seni haklı kılmaya yeter.

    İşte çoğu kişinin Türkiye sınırları içerisinde bir kesim tarafından maruz bırakıldığı muamele buydu. Hâlâ da böyle devam etmekte.İşin en trajikomik kısmı; gelenek ve kültür çatısı altında sana bunu dikte etmeye çalışanlar, bu zihniyette yetişmiş ve yetiştirilmekte olan insanlardı hep.

    Ben ise bunların aksine, bildiği doğrulardan sapmak istemeyen, vicdanının sesini dinlemeye çalışan biriydim.Ama bilmiyordum ki vicdanımı rahatlatan o ses, sessizliğimin çığlığı olacaktı.


    Kütüphanedeki her zamanki rutin günümdü.Dışarıda bir bardak çayla vermiş olduğum moladan sonra kütüphaneye yeniden giriş yaptım.Kapının hemen sol tarafında düzenlemiş olduğum etkinlik panoları yer alıyordu.Sağ tarafında ise yaşlı kütüphane görevlilerimizden birisi kütüphane giriş kayıt işlemlerimizi yapıyordu.

    Hemen ilerideki oda bilgisayar odamızdı.Öğrencilerin araştırmaları için ayrılmış bilgisayarlarda oyun oynanmasını ya da boş yere zaman geçirilmesini önlemeye çalışan emektar bir çalışanımız vardı.
    İçeri geçerken ona selam verip hemen karşı odada bulunan ve çalışma masalarının ve kitapların yer aldığı alana yöneldim.

    Burada kitap alan kişilerin kayıt işlemleri tamamlanıyordu. Yukarı kattaki odama çıkmadan önce, öğrenciler tarafından teslim edilen kitapların kontrolü ve yerlerine yerleştirilmesi için odaya girdim.
    Bu benim işim değildi ancak beni fazlasıyla deşarj edip rahatlatıyordu.

    Odaya girdikten sonra yavaşça masama yönelip bardağımı masaya bıraktım. Öğrencilerin teslim ettiği kitapların kontrolünü sağlamaya başladım.
    Kütüphanemizin çalışanlarının geneli belli bir yaşın üstünde olan, artık burada yıllanmış emektar insanlardan oluşmaktaydı.
    Benden önceki çalışan da emekli olup şehirden taşınmak zorunda kaldığı için kadrosu boşalmıştı.

    Olabildiğince sessiz adımlarla ilerleyip kitapları büyük bir özenle yerleştirmeye başladım.
    Atandıktan sonra kütüphanenin düzenini en baştan oluşturduğumdan dolayı kitapların yerini elimle bulur gibi bulup hızlıca yerleştiriyordum.

    İşim bittikten sonra hem zihnen hem fiziken dinlenmek için Hakan Günday kitabı alıp kütüphanenin pencere tarafında, en uzak noktada bulunan köşesine oturdum.
    Kitabın kapağını açıp büyük bir şevkle okumaya başladım.
    Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Okuduğum kitaptan kafamı kaldırıp biraz doğruldum.

    Sanırım işte o an gördüm onu…
    O kadar zarifti ki, gerçek olduğuna inanmak bile zordu.Uzun siyah saçları, okyanus mavisi gözleri ve buğday teniyle muazzam bir bütünlük sağlıyordu.

    Kendime engel olamadan bir köşeden izlemeye başladım onu.Sanırım üniversite öğrencisiydi. Çünkü araştırma kitapları bölümünde vakit geçiriyor ve notlar alıyordu.Onu izlerken ne kadar zaman geçti bilmiyorum.Rahatsızlık vermek istemememle birlikte ona bakmadan kendimi alıkoyamıyordum.

    Ne kadar zaman geçti anlayamadım. Bir anda saatine bakıp aceleyle toparlanmaya başladı.Beş dakikadan kısa bir sürede toparlanıp çıktı.Hiçbir şey yapamadan öylece kaldım.Bir daha gelip gelmeyeceğinden korkuyor, kendime kızıyordum.

    Kalkıp konuşmalıydım. Peki ama ne diyecektim?
    Beni saatlerce izleyen bir sapık olarak görmesinden çok korkuyordum.Zaten bulunduğumuz şehir ve benim yetiştirilme tarzım böyle şeylere çok uzaktı.Yani kız arkadaşınla el ele gezmen bile garipsenecek bir yerdi burası.

    Hal böyle olunca bende muazzam bir ikilem başladı.Tekrar gördüğümde direkt konuşmalı mıydım?Direkt konuşursam yanlış mı anlaşılırdım?..

    Daha birçok soru işaretiyle akşamı sabah ettim. Gözüme uyku girmedi.Üzerinden yaklaşık bir hafta geçti ama onu hiç görmedim, kimselere soramadım.O gün acil bir şekilde toparlanmıştı.Acaba kötü bir şey mi olmuştu?Aklımda cevaplanmamış sorularla çıldırmak üzereydim.

    Benim hayatımda durumlar bu şekilde devam ederken, evdeki durumlarda da bazı değişiklikler olmuştu.
    Babam, kardeşimin evlenme zamanının geldiğine karar vermiş ve gelen görücülerini kabul etmeye başlamıştı.

    Tabii bu konuda kardeşime danışan yoktu. Babam karar verecek ve herkes buna riayet edecekti, etmek zorundaydı.Durumu tam olarak öğrenmem için eve dönmem gerekiyordu. Daha doğrusu, destek olmam için ablam beni eve çağırıyordu.

    Bu konuşmadan sonra biliyordum ki problemin kaynağına gidiyordum.Babamın karşısında söz söyleyebilecek evdeki tek erkek bendim.Söz söylemekten kastım hükmümün geçmesi değil, sadece bir şeyleri dile getirebilirdim.O hafta sonu eve gitmek üzere yola çıktım.

    Eve geldiğimde beni annem karşıladı. Babam evde yoktu.Bu aslında istediğim bir durumdu çünkü annem ve kardeşlerimle rahatça konuşabilecektim.Öyle de oldu. Kardeşim yaşlı gözlerle olanları anlatmaya başladı.

    Bizim tanıdık aile yakınlarından biri ablama talip olmuştu. Adam 47, kardeşimse henüz 19 yaşındaydı.
    Kardeşim daha evlilik için küçük bir yaştaydı; bunun yanında aralarında 28 yaş fark vardı. Adam neredeyse annemin yaşındaydı.Ama tabii ki bu babamın umurunda değildi, çünkü talip olan kişi varlıklı biriydi.

    Babam dışında hiç kimse bu evliliğe razı değildi.Adam büyük ablam yerine 19 yaşındaki küçük kız kardeşime talip olacak kadar kendinde cüret görmüştü.Düşündükçe midem bulanan bu detay beni deli ediyordu.Bir şeyler yapmalıydım.

    Kardeşimin üniversite hayalleri vardı.Olan olaydan dolayı babam dışında evdeki herkes üzgündü.Annemin ağzını bıçak açmıyordu ama içine içine ağladığı gözlerinden belliydi.Elinden hiçbir şey gelmiyordu.

    O da 18’inde, 30 yaşında olan babamla evlendirilmişti.Annem geleneklerine bağlı bir kadındı; istese de bazı yönlerini değiştiremiyordu.Ama çektiklerini kızları da çeksin istemiyordu. Bu yüzden içi kan ağlıyordu.

    Akşam babam eve geldiğinde, büyük bir keyifle adamın malından mülkünden bahsetmeye başladı.Kendisi çiftçiydi, çalışarak o kadar mal varlığına ulaşması mümkün değildi.Bu evlilik sonrası adamın onlara da bakacağını, mal mülk vereceğini sayıp döküyordu.Yani kelimenin tam anlamıyla babam kızını satıyordu. Hem de çok büyük bir zevkle.

    İçimde bastıramadığım bir öfke vardı. Ne yapacağımı bilmiyordum.Bunun yanlış olduğunu, kardeşimin yaşının küçük olduğunu, zaten evlilik de istemediğini, okumak istediğini söyledim ama dinleyen kim…

    “Kız çocuğu okuyup ne yapacakmış? Evde çocuk doğurup çocuğuna bakacakmış.Kocası onun için kazanır getirirmiş.”Bu ve buna benzer akıllara zarar birçok söz söyledi babam.

    Ben de dayanamayarak bunun ne kadar yanlış olduğunu sert bir dille dile getirdim.Tabii bununla birlikte iş çığırından çıktı.Sadece kendi evinde borusu öten, başkasının yanında hükmü geçmeyen babam, tüm ezikliğinin duygusuyla“Sen benim lafımın üstüne nasıl laf edersin!” deyip üzerime yürüdü.

    Kardeşlerimin ve annemin bağrışmaları ortasında babam bana sarsıcı bir tokat attı.Tabii geri dönememiştim, sonuçta babaydı.Sadece dünyaya gelmemde biyolojik katkısı olsa bile… baba işte.

    Bu büyük tartışmanın ardından ertesi gün eve geri döndüm.Elimden bir şey gelmiyordu ama aklımdan da hiçbir şekilde çıkmıyordu.Büyük bir mutsuzlukla güne başladım ama saatler geçmek bilmiyordu.

    Aklımın bir yanı kardeşimde, diğer yanı ilk görüşte âşık olduğum o kızdaydı.İkisi de karmaşık bir labirentti benim için; nasıl çıkacağımı bilmediğim.

    Ertesi akşam annemleri aradım durumu sormak için.Babam, gelecek olan dünürcülerle fiyatta anlaşmış ama dünürcülerin cenazesi olduğundan minimum 40 gün beklemeleri gerektiğini söylemişler babama.
    Düşünmek için iyi bir zamandı; bir şeyler yapmam gerekiyordu.

    Bunları düşünürken akşamı sabah ettim.Bitap düşmüş halde, düşünceler içinde kütüphanenin kapısından içeri girdim.Görevlilerden biri yanıma yaklaştı ve kayıt alan çalışanın rahatsızlığından dolayı bugün işe gelemeyeceğini bildirdi.

    Aslında bu benim için de dinlenebileceğim bir alan demekti, o yüzden onun yerine bakacağımı söyledim. Ardından kütüphanenin girişindeki kayıt odasına oturdum.

    Öğlene doğruydu, saat sanırım 11.15 civarıydı.İçeri o girdi. Üstünde saçlarının renginde siyah bir kaban, kot pantolon ve beyaz bir gömlek vardı.Elinde büyük, kalın kitaplarla kütüphanenin kapısında kayıt için sırasını bekliyordu.

    İçimde ani bir kan akışının yanında midemde bir kramp hissetmeye başladım.Bu güne kadar başıma hiç gelmeyen garip bir duyguydu.Ben bunları düşünürken kayıt sırası ona geldi.

    Ona dalmışken, ondan önceki kişinin kalemi yanlışlıkla götürdüğünü fark etmemişim.
    Masanın üstünde kalemini aramaya başladı.Ben de bu anı fırsat olarak görüp “Dilerseniz ben kendi kalemimi verebilirim,” dedim.

    Bana hiç aldırış etmeden çantasından kalemini çıkardı, imza defterine kaydını yaptı ve hiçbir şey söylemeden doğruca çalışma odasına gitti.Moralim çok bozulmuştu.Zaten evden gelen haberlerden dolayı çok kötüydüm; üstüne âşık olduğum kadın yokmuşum gibi davranmıştı.

    Hiçbir şey diyemeden yerimde kala kaldım birkaç saat.Sonra dayanamadım, kütüphaneden dışarı çıkıp nefes almaya karar verdim.

    Öylece bir banka oturdum.Çalışanlardan biri yanıma geldi.Hasta olan emektar amca hakkında konuşurken birden kapıdan o çıktı.Tam önümüzden geçti. Yine aceleyle çıktığı belliydi; mantosunu bile giymeye zamanı olmamıştı.

    Aceleci bir tavrı vardı. O esnada cüzdanını düşürdüğünü fark ettim.Cüzdanı alıp arkasından seslendim.Yakın mesafe olmasına rağmen beni duymadı.Ona seslendiğimi gören ve yanından geçen biri, beni işaret ederek cüzdanını düşürdüğünü söyledi.

    O esnada cüzdanı almak için geri döndü.Onun bana doğru gelişini düşünmek bile hâlâ içimde kelebekler uçuşmasına neden oluyor.Yanıma kadar geldi, gözlerimin içine baktı ve sanırım bana teşekkür etti.Sanırım diyorum, çünkü sesini duyamadım — bu işaret diliydi.

    Evet, sevdiğim kadın duymuyor ve konuşamıyordu.Demek o yüzden duymamıştı kalemimi vermeyi önerdiğimde.

    O an hiçbir şey diyemeden sadece kafamı salladığımı hatırlıyorum.Ben bu halde yerimde öylece beklerken, çalışma arkadaşlarımdan biri yanıma gelip:“Zavallı kız doğuştan işitme kaybı yaşamış. Üstelik yetmezmiş gibi babası da çok ketum birisi,” dedi.

    Duyduklarıma çok üzülmüştüm.Ama hiçbir şey sevgimin önüne geçmiyordu.Aksine, bir kat daha fazla sevmiştim; korumak istiyordum onu.

    Kütüphaneye neredeyse her gün belli saatlerde gelmeye başlamıştı. Hemşirelik bölümünde öğrenciydi. Sanırım bir dönem ödevi hazırlıyordu. Her gün onun için kitaplarını ayırıp, her zaman oturduğu masaya bırakmaya başladım.

    Bunu yapanı merak etmiş olacak ki bir gün, ben tam kitaplarını ayarlayıp masasına koyarken içeri girdi. Göz göze geldik. Bu zamana kadar gördüğüm en güzel gülümsemeyle karşımdaydı. Ben ise bir an kıpkırmızı kesildim. Nedensiz yere utanmıştım.

    Kitapları bırakıp yerime geçtim. Utandığımdan artık kafamı kaldırıp bakamıyordum da. Acaba hakkımda ne düşünüyor? Hoşuna gitti mi, gitmedi mi diye düşünürken birden önümde bir kâğıt belirdi.

    Kâğıtta aynen şöyle yazıyordu:

    “Biri tarafından bu kadar düşünülmek beni çok mutlu etti. Teşekkür ederim.”

    Ben de o cesaretle, “Böyle düşünmene çok mutlu oldum, tanışmak istiyorum.” yazdım.

    Aramızdaki diyalog ilk zamanlarda çok zordu. Ben işaret dili bilmiyordum, o konuşamıyordu. Ancak yazarak anlaşabiliyorduk. Ama çok mutluyduk. Sonradan öğrendim, aslında yüksek lisans yapıyormuş. Eve giriş çıkış saatlerinde babası net olduğundan dolayı aceleyle çıkmak zorunda kalıyormuş kütüphaneden.

    Ne yapacağımı bilmiyordum. Deli gibi seviyordum, hep yanında olmak istiyordum ama burası küçük bir yerdi. Ancak ciddi bir adım olması doğrultusunda ailesi görüşmemize izin verirmiş. İnanılmaz diyeceğim ama doğrusu, benim yetiştirildiğim ortama çok benziyordu.

    Sonraki iki hafta kütüphaneye sıkça geldi. Ancak bu şekilde görüşebiliyorduk. Ona şiirler yazıyordum. Sesimi duymasa da ona şiir okumayı çok seviyordum. Dudaklarımı okuyarak ne söylediğimi anlıyordu.

    Gözleri başka gülümserdi. Çok naif bir karakteri vardı, çok hassastı. Ödüm kopardı o ışıldayan gözlerine kara bulutlar yerleşecek diye. Onun da bana hisleri olduğuna emindim; bir başka bakıp gülümserdi bana. Günlerim onunla emsalsiz geçerdi. Biraz rahatlamıştım doğrusu. En azından sorun olarak gördüğüm iki konudan birini çözmüştüm. Diğeri ise hâlâ bir muammaydı: kardeşim…

    Bizim günlerimiz bu kadar güzel geçerken bir gün kütüphaneye ağlayarak geldi. Sanırım bizim görüştüğümüzü birileri babasına söylemiş. O da “Bu saatten sonra görüşemezsin. Bizim örfümüz, âdetimiz belli. Çok istiyorsa gelip ister seni.” demiş.

    Ne diyeceğimi bilemedim. Tek yapabildiğim onu sakinleştirip bir çözüm bulacağımızı söylemekti. Öyle de yaptım. Babasının bu konudaki düşüncesi net olduğundan, benim eve gidip bu konuyu ailemle görüşmem gerekiyordu.

    Ama kardeşimin durumuna çözüm getirmeden bu konudan da bahsedebilmem mümkün değildi. Ne yapacağımı bilmez bir haldeydim. O gün ilk kez sıkıca elini tuttum. Yüreğim sanki avuçlarında atıyordu. İlk kez gözlerime o kadar derin baktı. Onu göreceğim son anın bu an olacağını hayal bile edemezdim. Şu an anlatırken bile sesim titriyor…

    Bir gün kendi halime gelip düşündükten sonra ailemle bu konuyu konuşmaya karar verdim. Öyle ya da böyle çözülmesi gereken bir konuydu. Hem kardeşim için de orada olmalıydım. Eve gitmek üzere yola çıktım. Eve vardığımda babamın keyfi yerinde, kardeşim ve annemi ise üzüntü ve keder içerisinde buldum.

    Bana haber dahi verilmeden babam, istemeye gelen görücülere 19 yaşındaki kardeşimi vermişti. Kardeşim ağlamaktan harap olmuş haldeydi. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Kardeşimin durumundan kendi durumumu unutmuştum.

    Üstelik sonradan öğrendik ki adam zaten evli ve dört kız babasıydı. Kardeşimi imam nikâhı ile almak istemiş. Babam da istemenin olduğu gün imam nikâhını kıydırıp kardeşimi göndermişti. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Ne yapacağımı bilmiyordum.

    Nasıl çözeceğimi bilmediğim bir bilmecenin içindeydim. Gitme vaktim de yaklaşıyordu. Gelme sebebimle ilgili bir an önce bizimkilerle konuşmam gerekiyordu. Durumu anlattığımda babamın ilk sorduğu “Ailesi zengin miydi?” oldu. Sonrasında, “Eksik olanı gelin almak istemeyiz.” dedi. Sanki bir malmış gibi…

    Sevdiğim kadın bir umutla beni bekliyordu. Ne yapacağımı bilmez haldeydim. Ertesi gün yola çıkmak zorundaydım. Bu düşüncelerle boğuşurken uyuya kalmışım.

    Sabah kapının kırılırcasına vurulmasıyla hepimiz ayağa kalktık. Kardeşim kan revan içinde kapıdaydı. O adam öldüresiye dövmüştü kardeşimi. Aldık, hastaneye götürdük. Babam hâlâ “Ne yaptın da adamı çileden çıkardın?” deyip duruyordu. Başında nöbetçi gibi bekleyip, şikayetçi olmamasında da ısrarcı oldu. Daha doğrusu, emretti desek yeridir.

    Adam pişkin pişkin bir de tutmuş, hastaneye gelmişti söylene söylene. Canım ağzımdan çıkacak sandım. O an tüm gücümü toplayıp adama saldırdım, yere yatırıp bir güzel dövdüm. Zorla ayırdılar. Laf söyleyecek olan babamın da üzerine yürüdüm.

    Bu, babama ilk başkaldırışımdı…

    Kafama koymuştum, kardeşim artık bunları çekmeyecekti. Bir akşamüstü annemi ve kardeşlerimi yanıma alıp evi terk ettik. Kardeşim de o adamdan kurtulmuştu artık.

    Bu kararım, sevdiğim kadından da vazgeçmeme neden oldu. Çünkü babası böyle bir durumda olan kişiye kızını vermek istemezdi. Zaten bir kaçak hayatı sürecektik. Ona “Sen de benimle gel.” diyemedim. Belki de boğazıma düğümlenip söyleyemediğim o sözler, en büyük pişmanlığımdı.

    Ailemi alıp İstanbul’a gitmek zorunda kaldım. Orada bir düzen kurdum. Ancak halam, hem babam hem de kardeşimin imam nikahlı kocası bizi arıyordu. Korkumdan sevdiğim kadına “Ben gidiyorum.” bile diyemedim. Öylece sessizce kayboldum.

    Bu hikâyenin üstünden otuz yıl geçti. Kız kardeşim okulu bitirdi, biz düzenimizi kurduk. Ama bir tarafım hep eksik, kalbim ise onun ellerinde kaldı. Hâlâ rüyalarımda görüyorum: kütüphaneye ilk gelişini, ilk göz göze gelişimizi ve daha birçok şeyi…

    Otuz yıl sonra duydum ki babam da o adam da ölmüş. İçimde garip bir rahatlama oluştu. Ve bir yabancı gibi de olsa hayatımın tek aşkı ile tanıştığım o yere geri dönmek istedim.

    Yıllar, kütüphane duvarlarından çok bir şey götürmemiş ama kütüphane emektarlarının hiçbiri yerinde yoktu. Merdivenlerden yukarı çıktım. Bütün mazi gözlerimin önünden geçiyordu. Derken arkadan birinin bana seslendiğini duydum.

    Dönüp baktığımda yakasında görevli kartı olan bir genç vardı. Yanıma yaklaştığında tanıdım. Benim görev yaptığım zamanlarda kütüphaneye gelen bir çocuk vardı. Maddi imkânsızlıklar yüzünden çok zorluk çekiyordu. Bu oydu ve beni tanımıştı.

    Biraz sohbet ettikten sonra, biraz da çekinerek sordum onu. Çocuğun gözleri doldu, ne diyeceğini bilemez haldeydi. Kendini zorlayarak iki kelime edebildi:

    “İntihar etti…”

    O an bütün sesler boğuklaştı. Aldığım nefesin ağırlığı altında boğulduğumu hissettim. Konuşmak istiyordum ama sesim çıkmıyordu. Kaskatı kesilmiştim. O anlatmaya devam ederken öylece oturdum.

    Ben gittikten sonra aylarca yolumu gözlemiş, günlerce ağlamış. Babası zorla akrabasıyla evlendirmek istemiş. O da buna dayanamayarak intihar etmiş.

    Oturduğum yerden kalktım, kütüphaneye girdim. Onun çalışma kitaplarını alıp masasına koydum. Sanki kocaman gülümsemesiyle çıkıp gelecekti bana. Sol yanımda taşıdığım ilk notunu cüzdanımdan çıkardım. Öptükten sonra masaya koydum.

    O artık yoktu…
    Artık her gün kütüphaneye gelip masasına kitaplarını bırakıyorum. Belki bir gün gelir, bu sağır edici sessizliğimi susturur diye… Belki bir gün olsun, artık beni de yaşatır diye…

  • ZAMANLA MI GEÇER? YOKSA ZAMAN MI GEÇER?

    Sanırım bu iki sorunun cevabını tam olarak idrak ettiğimde büyüdüm ben. Önceleri her şeyin istediğim gibi yoluna gireceğine, ben yapmasam da birinin bunu benim için yapacağına inanıyordum. Çünkü öyle olmalıydı, aksi ne mümkün?

    Herkesin kıyameti ölümüdür derler ama bence onun öncesinde de bazı küçük kıyametlerimiz var. Dibe vurduğumuz ve sonunda asla eskisi gibi olamadığımız, iyi anlamda olmasa bile neredeyse yeniden doğduğumuz küçük kıyametlerimiz…

    Halamın özenle saçlarımı ördüğü, büyük bir neşe ile okula gittiğim zamanlardı. Çocukken çok yaramaz, ele avuca sığmaz biri olduğum söylenir hep. Ben ise kendimi bildim bileli çocukluk yıllarımı suskun ve içime kapanık hatırlarım.

    Ataerkil bir aile yapısında yetiştirildim. Toplumda erkeklerin daha fazla sayıldığı, kadınların ise hizmet etmek için kapıda beklediği bir yapı. Eminim ki kulağa çok ürpertici ve çekilmez geliyor. Böyle bir yapıda yetişen ailemde özellikle annem bizler için farklı bir hayat çizgisi oluşturmaya çalışmıştı kendince.

    Babam ne kadar bize sert mizaçlı bir görüntü çizse de bir o kadar duygusal biriydi. Bize değer verdiğini bilirdik, işte zaten sorun da buydu sanırım; sadece bilirdik. Babam bu katı düzende, maddi manevi çok zor şartlarda yetiştirildiğinden ancak gördüğü kadar sevgiyi bizlere gösterebiliyordu. “Görgülü kuşlar gördüğünü işler.” Sanırım tam olarak böyle bir durum için söylenen bir atasözü. Babam bizi sevmiyor değildi, sadece bunu göstermeyi bilmiyordu.

    Sanırım okula gitmeyi de bu yüzden çok seviyordum. Başarılarımın takdir edildiği, sevildiğimi ve değer verildiğimi hissettiğim yer.

    Ortaokuldan itibaren her zaman düşüncelerimi ya da hayal dünyamı kaleme dökme arzum vardı. Yazı yazmayı, kendimi ifade etmeyi çok seviyordum. Okulda ne kadar aktif isem, evde o kadar içine kapanıktım.

    Çevremdeki kız arkadaşlarımdan çoğu ortaokuldan sonra liseye devam etmedi; kimisi devam etmek istemedi, kimisi devam edemedi… Bazıları ortaokuldan sonra evlendi. Ortaokuldan sonra liseye başlayan birkaç kız arkadaştık. Bu şekilde bir çırpıda anlatıyorum, ancak benim de liseye başlamam çok zor oldu. Babam, liseden sonra okumamızın çok da gerekli olmadığı düşüncesindeydi. Çünkü benim liseye gitmem, köyden merkeze taşınıp bir düzen kurulması ve buna bir bütçe ayrılması demekti. Bir de tabii, “kız çocuğu” olmamın da bunda payı vardı. Annemin babamla kavgaları ve büyük uğraşları sonrası liseye başladım. Ancak tahmin ettiğiniz gibi bir düzen kurulmadı. Ben, merkezde yaşayan ve okula yarım saat araç mesafesinde oturan teyzemlerle yaşadım bir sene.

    Okula başladığım için heyecanlı, nasıl bir ortamda bulunacağımı bilmediğimden korku doluydum. Ortaokul matematik öğretmenim sağ olsun, matematik öğretmek yerine matematikten nefret ettirmeyi başarmıştı. Ama başarısız olma gibi bir şansım olamazdı. Hele ki mevcut durumumda. Çevremde arkadaşlarım her dersten özel ders alırken ben saatlerimi verip çalıştım.

    Dört sene sonra dershane yüzü bile görmeden hatırı sayılır bir üniversitede iyi bir mühendislik bölümü kazandım. İşte o zamandan sonra çark tersine döndü. Babam çevrede bunun gururunu yaşadıkça, diğer kardeşlerim bana göre daha rahat bir süreçten geçtiler.

    Babamla bir kez olsun aynı sofrada gülerek yemek yediğimiz bir anı hatırlayamıyorum. Ya da bir kez bana sarıldığını. Öyle garip bir durumdu ki, ondan sevgi görsem ben utanırdım herhalde. Oysa o kadar normal duygulardı ki bunlar. O, gözümde sadece bir otorite olarak kaldı. Asla sevgisini hissetmediğim ama komutlarına uymak zorunda olduğum bir otorite…

    Kendime dair hayaller kurarken, üniversitede farklı bir hayat kurmuşken birden çark tersine döndü. Çoğu zaman siz planlar yaparsınız ama kaderinizdekini yaşarsınız; hayat tam olarak böyle bir şey sanırım.

    Üçüncü sınıfa geçtiğim yaz İstanbul’da staj yapıyordum. Standart, yorucu bir gündü; tek isteğim bir an önce eve gidip dinlenmekti. Otobüse binmeden babamla konuştum. Telefonu kapatıp otobüse bindim. Teyzemlere geldiğimde ev sessizdi. Masada yemek yerken parça parça konuşmaların döndüğünü hatırlıyorum.

    Sanırım o zamanlar almak istediğim ehliyetin sınavının kaydı üzerine bir konuşma geçiyordu. Yemek sonrası babamın küçük bir kaza geçirdiğini, ciddi bir şey olmadığını söyleyerek beni eve götürdüler. Gidene kadar ağladığımı hatırlıyorum. Çok korkuyordum. Bir bilinmezliğe doğru gidiyordum. Sanırım belki de hâlâ o yüzden belirsiz olan her şey ürpertir, korkutur beni.

    Etrafta köşe başlarında sürekli bana bakılarak konuşmaların dönmesi ve insanların acıyarak bakması bende mide bulantısına neden olmaya başlamıştı. Hastaneye gittiğimizde babamın durumunun ağır olduğunu öğrendik, çok ciddi bir trafik kazası atlatmıştı.

    Beş aydan fazla babam hastanede kaldı. Annem her gün babamı hastane köşelerinde bekledi. Biz de ilk zamanlar sürekli, sonrasında dönüşümlü gidip gelmeye başladık. Doktor, omuriliği zarar gördüğünden kurtulsa bile yatalak kalacağını söylemişti. Annem gözyaşları içinde ağlarken ben sadece içime ağlayabildim…

    Bazı zamanlar tek kişiyle sınırlı olması kaidesiyle yanına ziyaretçi kabul ediliyordu. Ben de bir gün ziyaretçi olarak girdim. Babamın bakışları bile değişmişti. O sert mizacı kaybolmuştu. İlk defa sevgisini gösterdiğini hissettim. Bakışlarında hem pişmanlık hem keder hem de merak vardı. Bizim dışarıda ne yaptığımızı, nasıl olduğumuzu merak ediyordu. Bu çok normaldi. Çünkü erkeğin olmadığı yerde kadının hükmünün geçmediği, kadının çalışmasının hor görüldüğü bir toplumdu bizimkisi.

    Sanırım herkesi bizden iyi tanıdığından dolayı etrafta uçuşan leş kargalarından korkuyordu. Yoğun bakım koridorundan geçerken hıçkırıklarla ağladığımı hatırlıyorum. Ne olursa olsun babam benim için sarsılmaz bir dağ gibiydi. “Baba çınar ağacı gibidir; meyvesi olmasa da gölgesi yeter,” derler. Sanırım o çınarın yıkılışını görmek çok ağır gelmişti bana.

    O zamana kadar sözleşme nedir bilmeyen ben ve kardeşim, babamın hastane işleri ve şirketteki işleri için koşturmaya çalışıyorduk. Annem ilkokul mezunu, biz ise hâlâ üniversitede öğrenciyiz. Şu an kaleme alırken bile hatırladıkça hıçkırıklara boğan bir durum…

    Üniversitenin açılışı ile birlikte okula yeniden dönmek zorunda kaldık. Ben, acılarla yüzleşmekten korkan biri oldum hep. Döndükten sonra sanki böyle bir kaza hiç olmamış gibi hayatımı sürdürmeye çalıştım. Kendimi avutmak ya da kandırmak, kendime yapabileceğim en iyi anesteziydi.

    Günler böyle geçerken, çok geçmeden akşam bir telefon aldık. Babamı kaybetmiştik. Bizim dağ gibi çınarımız artık yoktu. Benim için inanması zordu. Otogarda sinir krizi geçirdim. Kendimi her şeyin iyi olacağına, babamın iyileşeceğine o kadar kaptırmıştım ki, o yüzden yıkımım da devasa boyuttaydı.

    Aile evinde taziyeleri kabul etmeye başlamıştık. Annemin, ziyaretimize gelen biriyle olan görüşmesi asla aklımdan çıkmadı. Sanırım gelenler akrabalarımızdan biriydi. Herhangi bir şeye ihtiyaç duymamız halinde kendilerinin yardıma hazır olacağını söylüyorlardı. Artık ailemizin yükünü sırtında taşıyan annem de,
    “Zaten kim olacak yanımızda, bir şeye ihtiyacımız olsa sizi arayacağız,” dedi.

    Bunu söyleyen annem, bugüne kadar kimseden medet ummayan biriydi. Ama aynı zamanda çok zeki bir kadındı. O durumu bizden önce idrak etmişti. Biz artık dışarıdan eksik, korumasız, yalnız görünen kişilerdik. Babamın yokluğu bizim küçük kıyametimiz olmuştu.

    İşte o an daha net anladım ki biz unutmaya çalıştıkça, insanlar bakışlarıyla ve davranışlarıyla unutturmayacaklardı.

    Yani zamanla geçmeyecekti…
    Sadece zaman geçecekti.

    Sevgiler ile N. K.